İnsan kalbi, hem hayra hem de şerre açıktır. Göz ise kalbin tercümanı gibidir; baktığında bazen muhabbeti, bazen hayreti, bazen de farkında olmadan kıskançlık ve zarar ihtimalini taşır. Bu sebeple gözden gelen etki, insanlık tarihi boyunca dikkate alınmış; İslam dininde ve gelenekte ise bir hakikat olarak kabul edilmiştir.
İşte bu noktada, asırlardır dilden dile aktarılan ve İslam dininde mühim bir yere sahip olan nazar duası, mümin için ilâhî bir siper, manevî bir muhafaza ve gönül huzurunun anahtarı olur. Nazar, inkârı mümkün olmayan bir vakıa; dua ise bu vakıaya karşı kulun Rabbine yönelişi, acziyetini itiraf edişidir. Zira dua, yalnızca korunma talebi değil; aynı zamanda Allah’a teslimiyetin en saf tezahürüdür.
Bu yazımızda nazarın mahiyeti, İslam’daki yeri, nazar duası okunuşu ve yazılışı, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bu konudaki sünneti ve nazardan korunma yolları, ayet ve hadisler ışığında ele alınacaktır.
Nazar, insanlık tarihi kadar eski bir hakikattir. Gözün gördüğüne yönelttiği hayret, hayranlık yahut haset duygusu; bazen dilde dua ile, bazen de kalpte gizli bir temenniyle tezahür eder. İşte bu yöneliş, farkında olunmaksızın bir zarara sebep olduğunda “nazar” olarak adlandırılır. İslam nazarında nazar, ne bütünüyle inkâr edilen bir vehim ne de başlı başına müstakil bir güçtür. O, ancak Allah Teâlâ’nın izniyle tesir eden bir hâdisedir.
Kur’ân ve sünnet, nazarın varlığını açıkça kabul eder. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.), bu konuda ümmetini ikaz etmiş ve korunma yollarını bizzat öğretmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
“Nazar haktır.” (Müslim, Selâm 42)
Bu kısa fakat derin mânâlı ifade, nazarın hakikatini ortaya koyarken; müminin bu durumu inkâr etmeden, lakin korkuya da kapılmadan Allah’a sığınması gerektiğini telkin eder. İslam, nazarı bâtıl inançlarla değil; dua, zikir ve tevekkül ile karşılamayı öğretir. Boncuklara, sembollere ve maddî nesnelere bel bağlamak yerine, ilâhî kelâma yönelmeyi esas alır.
Nazarın İslam’daki yeri, kader inancıyla doğrudan irtibatlıdır. Hiçbir göz, Allah’ın dilemediği bir zararı veremez. Lâkin kul, tedbiri elden bırakmadan Rabbine iltica etmekle mükelleftir. Bu sebeple Kur’ân’da ve hadislerde nazardan korunmaya dair ayetler ve dualar yer almıştır. Kalem Suresi’nde geçen şu ayet, bu hususta manidardır:
“İnkâr edenler, zikri işittiklerinde neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi.”
(Kalem, 68/51)
Bu ayet, gözle gelen bir tesirin varlığına işaret ederken; aynı zamanda asıl muhafazanın Allah’ın zikrinde olduğunu hatırlatır. Mümin, nazarın varlığını kabul eder; fakat ondan korkmaz. Zira bilir ki, Allah’a sığınan için hiçbir göz, hiçbir şer mutlak zarar veremez. Nazar, kul için bir imtihan; dua ise bu imtihanın anahtarıdır.
Nazar, Arapça kökenli bir kelime olup “bakmak, gözle yönelmek” manasına gelir. Istılahî olarak ise; bir kimsenin hayranlık, kıskançlık yahut aşırı beğeniyle baktığı bir şeyde, Allah’ın izniyle maddî veya manevî bir zarar meydana gelmesi hâlidir. Halk arasında “göz değmesi” olarak da bilinir.
Kadîm kültürlerden bugüne kadar gelen bu inanış, İslam’da batıl bir hurafe olarak değil, hakikati kabul edilmiş bir durum olarak ele alınmıştır. Ancak nazarın etkisi, bağımsız bir güç olarak değil; Allah’ın takdiri ve iradesi dâhilinde gerçekleşir.
Nazar yalnızca insan üzerinde değil; mala, mülke, hayvana ve hatta cansız varlıklara dahi tesir edebilir. Sağlıklı bir insanın ansızın halsiz düşmesi, bir çocuğun durduk yere huzursuzlanması yahut yolunda giden işlerin sebepsizce sekteye uğraması, halk arasında çoğu zaman nazarla ilişkilendirilmiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurmuştur:
“Nazar haktır, kader ile yarışan bir şey olsaydı, nazar değme işi yarışıp onu geçerdi (kaderi değiştirirdi).” (Müslim, Selam 42; Tirmizî, Tıbb 19)
Bu hadis, nazarın etkisini açıkça ortaya koyarken; aynı zamanda her şeyin kader dairesinde cereyan ettiğini de hatırlatır.
İslam, nazarın varlığını kabul eder; lakin ondan korunma yolunu bâtıl inançlarda değil, dua, zikir ve tevekkül esaslarında öğretir. Mümin, gözden gelen zararın hakikatini inkâr etmez; ancak bu zararın tesirinin ancak Allah’ın izniyle mümkün olacağını da bilir. Bu sebeple boncuk, muska ve benzeri maddî unsurlara bel bağlamak, İslam’ın ruhuyla bağdaşmaz. Asıl muhafaza, Kur’ân-ı Kerîm’in ayetlerine yönelmekte, Resûlullah Efendimizin (s.a.v.) öğrettiği sahih dualara sarılmaktadır.
Ayetü’l-Kürsi, Felak ve Nâs sureleri bu manada mümin için manevî bir zırh hükmündedir. Kul, bu ayetleri okurken yalnızca kelimeleri telaffuz etmez; kalbini de Allah’a açar, O’na teslim eder. Tevekkül ise bu sığınışın tamamlayıcısıdır. Zira kul tedbirini alır, duasını eder ve neticeyi Rabbine havale eder. Böyle bir teslimiyet, insanı korkudan arındırır, gönlü itminana kavuşturur ve manevî huzuru daim kılar.
Kalem Suresi’nin 51. ayeti, nazarla ilişkilendirilen en bilinen ayetlerden biridir:
“İnkâr edenler, zikri işittiklerinde neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi.” (Kalem, 68/51)
“Kim hoşuna giden bir şey görür de; ‘Mâşâallah lâ kuvvete illâ billâh’ (Allah’ın dilediği olur. Ondan başka kuvvet ve kudret sahibi yoktur) derse, ona hiçbir şey zarar vermez.” (Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân, VI, 213)
“Nazar (Göz değmesi) gerçektir. Eğer kaderin önüne geçecek bir şey olsaydı nazar onun önüne geçerdi.” (Müslim, Selâm, 42)
“(Nazar’dan) Allah’a sığının. Çünkü göz değmesi (nazar) gerçektir.” (İbn Mâce, Tıb, 32)
“Kim düğüm yapar sonra ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirk koşmuş olur. Kim de (kendisini koruması için nazarlık ve benzeri) bir şey takarsa, o taktığı şeyin korumasına havale edilir.” (Nesâî, Muhârebe, 19)
Nazardan korunmak için en çok okunan ayet ve sureler şunlardır:
Bu ayetler, manevî bir zırh mesabesindedir.
أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللَّهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لَامَّةٍ
Bu dua, Peygamberimizin torunlarına okuduğu nazar duası olarak rivayet edilmiştir.
“Eûzü bi-kelimâtillâhi’t-tâmmeti min kulli şeytânin ve hâmmetin ve min kulli aynin lâmmeh.”
“Her türlü şeytan ve zehirli hayvanlardan ve bütün kem gözlerden Allah’ın eksiksiz kelimelerine (sonsuz iradesine ve hükmüne) sığınırım.” (Buhârî, Enbiyâ, 13; İbn Mâce, Tıbb, 36)
Bu dua, müminin acziyetini itiraf edip, ilâhî muhafazaya iltica etmesinin en veciz ifadesidir.
Resûlullah (s.a.v.), torunları Hasan ve Hüseyin’i nazardan korumak için yukarıda zikredilen duayı okur ve şöyle buyururdu:
“Atanız (yani İbrahim), İsmail ve İshak için Allah'a şu duayı okuyarak sığınırdı: 'Ey Allah! Senin mükemmel kelamına sığınırım, her türlü şeytandan, zehirli haşereden ve her türlü kötü, zararlı, kıskanç gözden.'” (Sahih Buhari 3371)
Bu rivayet, Peygamberimizin nazar duasının kadim bir sünnet olduğunu gösterir.
Felak ve Nâs sureleri, “Muavvizeteyn” olarak bilinir ve her türlü şerden korunma için indirilmiştir. Özellikle sabah-akşam okunması, hadislerle tavsiye edilmiştir.
Nazar duası, belirli bir zamanla sınırlandırılmış bir ibadet değildir. Mümin, kendisinde, ailesinde yahut çevresinde nazardan kaynaklandığını düşündüğü bir hâl sezdiğinde; kalbi huzursuzlandığında, sebepsiz bir sıkıntı hissettiğinde bu duaya yönelir.
Bununla birlikte sabah ve akşam vakitleri, uyku öncesi, yolculuk öncesi ve bir nimet görüldüğünde nazar duası okunması, İslam âlimleri tarafından tavsiye edilmiştir. Esas olan vakitten ziyade niyet, ihlas ve teslimiyettir.
Dua, huşû ile ve kalpten gelerek okunmalıdır. Aceleye getirilmeden, mümkünse kıbleye yönelerek ve eller semaya kaldırılarak okunması edebe daha muvafıktır. Okunan ayet ve duaların mânâsı üzerinde tefekkür etmek, duanın tesirini artırır. Dua sırasında kalbin dağınık olmaması, kulun Rabbine yönelişini derinleştirir.
Nazar duası abdestsiz de okunabilir; zira dua için abdest şart değildir. Ancak abdestli olmak, hem edep hem de manevî hazırlık bakımından daha faziletlidir. Abdest, kulun hem bedenini hem gönlünü arındırır; bu da duanın ruhuna uygun bir hâl oluşturur.
Kişi nazar duasını kendine okuyabileceği gibi; elini çocuğunun başına koyarak, evin odalarında dolaşarak yahut eşiyle birlikte niyet ederek de okuyabilir. Okuma sonrasında ellerle yüzün ve bedenin mesh edilmesi, sünnette yer alan bir uygulamadır. Eve okunurken niyet, hanenin huzuru ve muhafazası olmalıdır.
Uzaktaki bir kimse için de niyet edilerek nazar duası okunabilir. Zira dua, mekânla kayıtlı değildir. Samimi bir niyetle yapılan dua, mesafeleri aşar ve Allah’ın izniyle muhatabına ulaşır.
Bebekler ve çocuklar, masumiyetleri sebebiyle nazara karşı daha hassas kabul edilir. Bu sebeple Felak, Nâs sureleri ve Peygamberimizin öğrettiği nazar duası sıkça okunmalıdır. Özellikle dışarı çıkmadan önce okumak müstehaptır.
Yeni doğan bebeğin kulağına ezan ve kamet okunduktan sonra nazar duası okunması, İslam geleneğinde yer bulmuş bir uygulamadır. Bu, bebeğin hem manevî hem ruhî muhafazası için bir niyazdır.
Ayetü’l-Kürsi’nin eve girerken yahut işyerinde sabah vakitlerinde okunması, mekânı manevî olarak muhafaza eder. Bu okuma, bereketin artmasına ve huzurun daim olmasına vesile kabul edilir.
Huzurlu giden ilişkilerin bozulması da zaman zaman nazarla ilişkilendirilir. Çiftlerin birlikte dua etmesi, hem kalpleri birbirine yakınlaştırır hem de aralarındaki bağı ilâhî koruma altına alır.
Nazar duası, yalnızca görünmeyen bir tehlikeye karşı alınan basit bir tedbir değil; aynı zamanda kulun Rabbine olan teslimiyetinin, acziyetini idrak edişinin ve O’na sığınışının açık bir nişanesidir. Zira dua, mümin için hem bir korunma vesilesi hem de kalbi diri tutan bir ibadettir. Nazar duasını ihlasla okuyan kimsenin kalbi sükûna erer, iç dünyasında meydana gelen daralma yerini feraha bırakır. Çünkü dua, kulun Allah’a ilticası; Allah’ın da kuluna rahmet kapılarını açmasıdır.
Nazar duasını hayatının bir parçası hâline getiren kişi, yalnızca nazardan değil; haset, kıskançlık ve görünmeyen birçok maddî ve manevî beladan da muhafaza altına alınmış olur. Bu dua, insanı vesveseden arındırır, kalbi itminana ulaştırır ve gönlü ilâhî koruma şuuruyla kuşatır.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) nazar duasını bizzat okuması, bu duanın faziletini ve güvenilirliğini daha da artırmaktadır. Zira Resûlullah’ın tatbik ettiği her dua, ümmet için sahih bir sığınak ve sağlam bir rehberdir. Allah’a sığınan kimse ise O’nun himayesine girmiş demektir. İlâhî himayeye giren için ne korku vardır ne de hüzün. Böyle bir gönül, her hâlükârda emniyet içindedir.